Bloga ve yazılara veda...

Yıllardır içimde akıp durur şu cümle: “Hiç kimse sınanmadığı günahın masumu saymasın kendini.”

Doğrusu şu ki, sınanmamış insan çiğ insandır, kıvamını bulmamıştır. Hata ederek de olsa kıvamını bulana aşk olsun. Ayağı kayıp düşerek de olsa, dönene helal olsun. Başını duvarlara vurup da kendine gelene helal olsun. Sınanmamış adam, kalite kontrolünden geçmemiş araba gibidir. Düzgün duruşu şimdiliktir ve naylondur. Virajlarda savrulabilir, yokuşlarda freni tutmayabilir, zorlanınca yoldan çıkabilir. Hata yapmamış adam rüzgâr yememiş, kış görmemiş ağaç gibidir. Dik duruşu sahtedir. Zorlanırsa dalları kırılabilir, yerinden oynayabilir.

Koca bir ömür bıraktım arkamda. Otuzbeşli yaşların eşiğindeyim. Yetişkin ve günahları olan bir insanım. Öyle ki, bazen bana hayranlıkla bakan oğlumun masum gözlerinin içinde erimeyi delicesine istediğim oluyor. Geçmişimi üzerimden kirli bir elbise gibi sıyırıp yürümek istiyorum. Kulları şahit kılmak men edilmeseydi eğer, yaptıklarımın hepsini açıkça anlatıp başka kimsenin, ama hiç kimsenin benim hakkımda benim itiraflarımdan daha ayıplı ihbarlar yapamaz hale gelmesini isterdim. Şimdi burada vazgeçilmez bir bedenin içinde yürüyor olmak vazgeçiriyor beni itiraftan. Son nefesin dibine kadar üzerine titrediğim itibarım tutuyor elimden itiraflarımın. Ben bana “sırdaş” olarak kalıyorum. Kendi içime kıvrılıyorum çaresiz. Aynadaki ben ve aynaya bakan ben karşılıklı susuyoruz, utana sıkıla.

Aynada gözlerinin içine baktığım adamı utandırıyorum, utanıyorum o adamdan. Gözlerimi kaçırıyorum gözlerinden. “Başka bir seçenek yok muydu ey Allah’ım” diyesim geliyor. Yaşadıklarımın hepsi kayıtlı, biliyorum. Musalla taşına sessizce bırakılsın diye beslediğim bedenime bakıyorum; yazık ettin diyorum. O cenazeye ettiğin kötülüğe bak; hiç acımadın mı? Hiç itirazsız toprağa konulacak yüzümü seyrediyorum; “olmadı!” diyorum. Topraklaşmasını kabul ettiğin yüze değdirdiklerine bak… Bir Yusuf kuyusu gibi geçmişe gömülü resimlerime bakıyorum; “ayıp ettin adama” diyorum. “Kolundan tutup nerelere sürükledin adamcağızı!” Hayıflanıyorum. Çok sık hayatı yeni baştan yaşasam dediğim oluyor. Ama olan oldu bir kere…

Diyeceğim o ki, “adam” olmanın yolu hatasızlık değil. “Adam”ın ilki “Adem” de hata ile başlamış dünya kariyerine… Onu “Adam” eden, hatasızlığı değil; hatasını hata bilmesi. Hatasıyla insandır insan. İnsanın ihtişamı hatasında saklıdır. Hatasızlık iddiasında bulunmaktan daha büyük bir hata olabilir mi?
Gelelim, bu yazının başlığına… Evet, bu bir veda yazısı. Bir ayın son gününe denk getirdim yazıyı. Aya veda ediyorum, bir daha buluşmamak üzere. Aslında güne veda ediyorum her akşam. An’a veda ediyorum. Noktasını koyduğum her cümleye veda ediyorum. Söyleyip susunca her hükme, her söze veda ediyorum. Bir sonrasına vardığım her dakikayı paketliyor ve Hesap Günü’ne gönderiyorum. Veda ediyorum.

Giderim...

Onun için kibarca söyleyebileceğim iki satırlık söz var sadece..

“Öyle korkaktı ki, yaparken utanmadığı şeyi söylemeye cesaret edemedi..
Öyle acınasıydı ki, yenisini bulmadan eskisinden ayrılamadı..”



Dizilerde olur ya; genelde başrollerin konuştuğu / dert yandığı böyle bilge balıkçılar falan, öyle bir insan olsaydı konuşabileceğim sadece şunu sorardım:

“Birinin mutsuzluğu üzerine mutluluk kurulur mu balıkçı..?”

Bir gün ya da bir iki saat...

Boş boş konuşmak istiyorum.. Gevezelik etmek istiyorum..
Bir grup insan oturalım böyle olmayacak şeylerden bahsedelim.. Rüyalar, hayaller, kitaplar, müzikler,.. herşey olur.. Ama hiç bir cümlenin sonuna inşallah maşallah eklemeden konuşalım..
Temennilerde bulunmayalım.. Dilekler dilemeyelim.. Hatta mantıklı bile konuşmayalım.. İki cümleden biri diğerine benzemesin uyumlu, alakalı olmasın..
Hiç durmadan konuşalım.. Nefes almak için bir de arada karşıdakini dinlemek için susalım.. Ama sadece öylesine bir susmak olsun bu dinlemeyelim ne diyormuş diye..
Kaygılarımızdan bahsetmeyelim.. Dünü, yarını düşünmeyelim..
Rahat rahat konuşalım ama.. Karşımızdaki söylediklerimize alınır mı şeklinde bir tedirginliğimiz olmadan.. Hoşgörüsüz olalım, saygısız olalım ama samimi olalım.. Gerekirse sövelim özür dilemeyelim.. Nefretimizi, sevgimizi neyimiz varsa saklamadan dökelim..
Biri duyarmış taşırmış düşünmeden atalım içimizde ne varsa.. Hiç bir soruya kısa cevaplar vermeyelim.. Evet, hayır, olmaz, peki, tamam demeyelim.. Her şeyi ayrıntılarıyla uzun uzun anlatalım..
Film mi konuşuyoruz dizi mi kitap mı? Biri izlemiş mi okumamış mı? Boşver bol bol spoiler verelim rahatlayalım..
Kimse umrumuzda olmasın bir gün.. Yapamaz mısın? Tamam bir saat düşünmeyelim o zaman kimseyi kendimizden başka.. Bencil olalım ama kimse damgalamasın bizi.. En doğal davranış şekli buymuş gibi yapalım..
Ya en sevdiğimiz şeyleri yiyelim bu güzel günde ya da “asla yemem” dediğimiz şeyleri.. Ya mutlu olalım sevdiğimiz yiyeceklerle ya da bu farklı güne bir fark daha atalım..
Karar vermek zorunda kalmayalım.. Atalım seçenekleri kafamızdan.. “O mu olsun bu mu” demeyelim ikisini de alalım..
Daha olmadı mı? Hala rahatlayamadık mı? Çıkalım yüksek bir yere aşağıya doğru büyük çığlıklar atalım.. Öyle büyük olsun ki çığlıklarımız kafasına düşenin kafası yarılsın..
Hala geçmediyse içimizdeki sıkıntı, dert, tasa bu defa kendimizi atalım.. Boşluğa doğru süzülelim gitsin..
Ya da yakalım.. Bulutlara karışalım..
Sondakileri yapmayalım tamam ama bir gün sadece bir gün ya da bir iki saat sinirlenmeden yaşayalım.. Karşımızdakinin söylediklerini kötü anlamlara çekmeden.. Çirkin cevaplar vermeden.. Kalbimiz kırılmadan.. Mutsuz olmadan…

Sıkıntı.. Bırak peşimi!

İletiler toplamı gibi değil mi hayatımız (?)
Güzel bir gün geçiriyorsak kimse engel olamaz bunu facebook, twitter, messenger gibi mekanlarda paylaşmamıza.. Paylaşma isteği duyarız çünkü içimizde kocaman, durdurulamaz bir biçimde..
Çok gizli bişeyse hemen örteriz üstünü.. Sadece anlaması gerekene bir mesajdır bu o zaman.. Bazen ulaşır yerine bazen de takılır engellere..
Bişey iletmek istediğimizden değil de sadece beğendiğimiz bir söz olduğunda da aynı mekanları kullanırız.. İşte o zaman devreler karışır biraz..
Üzerine alınır bazıları deli olurum..

Niye böyle başladım ki bu yazıya? Devam edemeyeceğim sanırım bu şekilde.. Resmi oldu sanki biraz..
Hayatımda olan bitenden bahsedeyim ufacık.. Umrunuzda değil biliyorum sadece ben paylaşmak istiyorum..
Yoruluyorum bugünlerde biraz.. Bedenen değil ama.. Duygularım, düşüncelerim yoruyor beni en çok.. Bazen hiç hakim olamıyorum kendime.. Sinirime, dilime,kalbime,ruhuma.. Sürekli bir duygusallık hali mevcut üzerimde.. Nefret ediyorum kendimden böyleyken.. Ve biliyorum hep böyle olsam başkaları da nefret eder benden..
Ama olur ya her insanın hayatında böyle dönemler.. Her şey üstüste geliyor diye sitem ederiz hemen.. Deprem üzerine sel sonra da tsunami gibi değil tabi.. Daha küçük çaplı hatta minicik bazen.. Ama nasıl da büyütürüz gözümüzde..
Böyle bir dönemden geçiyorum sanırım ben de.. Küçük sorunlarsa da büyütme hakkımı kullanıyorum sonuna dek.. Bir şeye kafamı bir takıyorum gün boyu atamıyorum.. “Bak diyorum Anatoli pişman olacaksın yapma bi sakin ol bişey yok” ama yok kendimi bile dinlemiyor yapıyorum ve inanmazsınız pişman oluyorum..
Tabi iş işten geçmiş oluyor.. Köprüleri yıkıp attığım için karşıya da geçemiyorum toparlayamıyorum hooop çöpe gidiyor onca emek..

Uyuyamıyorum bir de.. Dönüp duruyorum yatakta.. Önce çok uyuduğumdan değil elbette ama iki saat de olsa adam gibi uyurdum şimdi o da yok.. Bölük pörçük iki üç saati ancak tamamlıyorum.. Yatıyorum 3 kalkıyorum buçuk “anaa ne çok uyumuşsun aferin la” diyorum yine yatıyorum kalkıyorum 5 “vaay” diyorum hop yine yatıyorum Hep kendi kendime konuşuyormuşum gibi göründüğünün farkındayım.. Ama uyandığımda sanki hiç uyumamış gibi dinç oluyorum o yüzden kendimle bol bol dalga geçebiliyorum bazen uyanmaktan bıkıp müzik açıp dinlediğim bile oluyor..

Müzikler benim ilacım gibi.. Zaten pek ilaç kullandığım söylenemez (yada söyleyebilirmiyiz ) hastalıktan ölene kadar doktora gitmem genelde.. Biri kolumdan tutup sürükleyecek falan ancak öyle..
Üzgün olsam da, düşünceler beynimi yiyip bitiriyor olsa da müzik dinlerken hepsini unutabiliyorum.. Sürekli değil tabi ama müzik süresince bildiğin gülüyorum eğleniyorum kaptırıyorum işte kısaca.. Çok iyi geliyor..
Müzik olmasaydı off düşünemiyorum bile öyle bir dünya.. Çok kötü olurdu ya.. Bir kere eminim ki bir çok insan delirirdi.. Psikolojileri her bozulduğunda müzik dinleyip teselli bulan biraz olsun tedavi olan bir dolu insan var (vardır yani kesin, araştırmış falan değilim tabi yalan olmasın olduğuna inanıyorum diyelim)

İnsanlar komik biraz.. Sakince binlerce hata yapıp bir özürle affedilmeyi bekliyorlar.. Ve ben de biraz aptalım sanırım.. Her seferinde affediyorum.. Bu defa alışıyorlar tabi.. Bir sonrakinde birikmiş kırgınlıklarla daha sönük bir af veriyorum ellerine.. Bazen hiç anlamıyorlar.. Ta ki onları umursamayı bırakana kadar..
Birini daha umursamayacağım yakında.. Ya da belki sağlam bir özür gelecek yine affedeceğim.. Ama bazen bunu beklerken sitemler duyuyorum suçlamalar bir de.. Gülüyorum sessizce.. Ne diyebilirim ki..
Yaşlandım artık.. Bacaklarım tutmaz bastonla da yetişemem zaten ahaha
Amaan yeter bu kadar dram.. Ben bile sıkıldım kendimden..

ben deli değilim!

Deli değilim ben!
Hoş buna ben bile inanmam la.. Şu yazının başlangıcına bir de -dayanıp sonuna kadar okuyanlar için- şimdi geldiği yere bakan emin olur zaten..
Haydi kalın sağlıcakla.. (Turist ömer selamı çakan surat)

Ne dinliyorum?

Zaman zaman bazı şarkılar bize hitap eder ruhumuzun derinliklerine işler ya işte o şarkılar bizimdir o an..
Kimin yazdığı kimin söylediği ilgilendirmez beni sahiplenirim her şeyiyle bana aitmiş gibi.. Bıkana kadar dinlerim.. Etrafımdakiler genelde benden önce bıkar zaten bu tavrımdan dolayı sonuçta benim hoşuma giden bi şarkıyı onlar beğenmek zorunda değil..
Ama bazen takılmam bunlara hiç açarım son ses bağırtırım dahası rezil sesimle eşlik ederim bi de ohh var mı daha büyük bi keyif..
Bencilce gelcek ama bazen rahatlamanın en iyi yolu başkalarını rahatsız etmektir.. Hımm bunu tavsiye etmelimiyim bilemedim şimdi..
Bu yazıya böyle abuk sabuk öğütler vermek için başlamamıştım ama kayboldum gittim yine.. Neyse şarkı paylaşmaktı amacım daha doğrusu klip.. Ben bu ara bunları dinliyorum.. Siz de izleyin, dinleyin..

Biz hiç beceremedik Sevmeyi de Terketmeyi de
video
Alistim Susmaya
video
Sensiz Istanbul'a Dusmanim
video
Belki Bir Gun Ozlersin
video
Durma Yagmur Durma
video
Sen Gidiyorsun
video
Sustuklarin
video

Çok seviyorsun değil mi?

O bir şey anlatırken suratının her bir milimini incelemekten ne dediğini anlamıyorsun.
Bu yüzden hep gülümseyerek cevap veriyorsun.
Bazen aptal olduğunu düşünüyor.
Biliyorsun, umurunda olmuyor.
Hem ona söylesen anlayabilir mi ki?
“Seni izlemekten ne dediğini anlayamıyorum. Gözlerin kelimelerini örtüyor. Dudakların. Parmakların. Saçların.”
Kalabalıkta yürürken, ayrı yürümeyin diye omuzundan hafifçe tutarken neler hissettiğini.
Gece başını yastığının yerine, onun omuzuna koymak için her şeyi verebileceğini nereden bilebilir ki?
Onun kokusundan başka kokuyu istemediğini, burnunu sızlattığını.
Yanına giderken binlerce kıyafet değiştirdiğini, en sonunda eline geçen ilk şeyi giydiğini.
“Nasıl gidiyor?” diye sorduklarında “Kötü gidiyor. Bilmiyor, hiçbir şeyi bilmiyor. Anlamıyor. Hissetmiyor. Öldüğümü göremiyor” demek yerine “İyi gidiyor” deyip geçiştirdiğini ve bunu derken içinde ne fırtınalar koptuğunu.
Bazen yataktan kalkıp, bir bardak su niyetine onun fotoğraflarına baktığını. Susuzluğunu giderdiğini.
En mutlu anlarında yanında olmadığı için eksik hissettiğini.
“Hoşça kal” dediği zaman korktuğunu, daha sonra “Aslında hiç gelmedi ki” deyip korkunu yatıştırdığını.
Kalbini istese, kalbini kanlı kanlı ellerine vereceğini. Canınla birlikte.
Özlediğini.
Köpekler gibi özlediğini.
Bağıracak kadar, kalbini ağrıtacak kadar özlediğini.
Nereden bilebilir ki?

Köpekler özler mi hocam? Eğer doğruysa yazık len onlara.. Özlemek kötü..